Sayfalar

29 Mayıs 2015 Cuma

Bir hadis üzerine

"İstanbul'u fetheden komutan ne güzel komutandır. İstanbul'u alan asker ne güzel askerdir."



Bildiğiniz üzere, Bizans'ın başkenti Konstantinopol 29 Mayıs 1453 tarihinde fethedilmiştir. Ancak aynı İstanbul işgal altında iken 6 Ekim 1923 tarihinde de işgalden kurtulmuştur.

Peygamberin bu hadisinde söz edilen komutan ve asker, Fatih olduğu kadar Atatürk de olamaz mı?

20 Mayıs 2015 Çarşamba

Atatürk silüeti


Ardahan'ın Damal İlçesi Yukarı Gündeş Köyü'nde, her yıl 15 Haziran-15 Temmuz tarihleri arasında bulutsuz günlerde Karadağ sırtlarına yansıyan Atatürk'ün silueti gölge olarak yansıyor.

19 Mayıs 2015 Salı

Şike süreci

Şike süreci, aşırı gerilimli tartışmaların yaşandığı ve sonu gelmeyen bir konudur. Sürekli önümüze gelir ancak bir noktaya ulaşamayız.

Türk Futbol tarihi hafızalardan silinmeyen pozisyonlar, penaltılar, maçlar ve goller ile doludur, birçok klübün ve futbolcunun adı geçmektedir.

Para, mevki, transfer, emlak ...vb. gibi bir çıkar karşılığında şike yapan klüp veya futbolcunun yıllar sonra itiraf ettiklerinde de şahit oluyoruz. 

Benzeri çabaların içindeki kişilerin, günümüzde hiçbirşeyin gizli kalmadığını da fark etmeleri gerekir. Her görüşme sesli ve görüntülü olarak kaydedilir ve anında milyonlarca kişiye ulaşır. Her bir belge mutlaka kopyalanır. Telefon görüşmeleri dinlenebilir, kayıt edilebilir ve paylaşılabilir. 

Hukuki açıdan bakalım; ne diyor evrensel kanun "İddia makamı suçu ispat etmelidir", "Suçlu olduğu ispat edilene kadar herkes suçsuzdur." Yani "Fenerbahçe şike yaptı" diyorsanız, bunu ispat etmelisiniz. Burada, Fenerbahçe'ye tek düşen ise suçsuzluğunu ispat etmektir ve etmiştir de.

Ancak delillere baktığımızda "Emenike boş çanta ile giriyor, dolu çanta ile çıkıyor. Ya içinde para varsa!" diye iddia duyuyoruz. Böyle komik bir dayanak olamaz.

Aynı savunmayı, telekulak skandalı sırasında Başbakan iken Recep Tayyip Erdoğan da yapıyor. "Ne malum çantada para olduğu, ya kitap varsa?" ve kesinlikle haklı. Böyle delil de olmaz.

Malum kararı veren mahkeme ise özel yetkili mahkeme. Bildiğiniz üzere ÖYM'lerin kapatılmasının bazı sonuçları da oldu. İtiraz kapısı aralandı, verilen bazı kararlar bozuldu ve hatta tahliyeler yaşandı. Bu mahkemelerin sunduğu dosyaları ve polis tutanaklarına dayanarak uluslararası spor mahkemesi ise "şike yapılmış olma ihtimalinde bile, şike yapılmış gibi değerlendirilir" maddesine dayanarak karar verdi. İşler kendi içimizde yeterince çözemezken, daha da karışık hale getirip, işlerin iyice sarpa sarmasına neden olduk. Şimdi çık işin içinden. Hangi mahkemeden ne kadar çıkarsa çıksın, hiçbir tarafı tatmin etmeyecek.

Şu ayrıntıyı da hatırlatmaya gerek duyuyorum; bir mahkemenin ya da üst makamın verdiği karar her zaman suçu ispat etmez. Hatta karar mercinin üstünde kara bir leke de bırakır. Mesela; Vatikan'ın "dünya dönmüyor" ve "dünya düz" kararları, emekli genelkurmay başkanı İlker Başbuğ'un "terör örgütü lideri" olması kararı, İstanbul hükumeti tarafından çıkarılan "Dürrizade fetvası" ve hatta Mustafa Kemal Atatürk hakkında çıkarılan "tutuklama kararı" ... gibi birçok örnek verebiliriz. Bu kararlar ne dünyanın düz olduğunu, ne Kuva-i Milliyecilerin vatan haini olduğunu veya ne de İlker Basbuğ'un bir terörist olduğunu gösterir.

Fenerbahçe'yi ilgilendiren 2011 şike sürecinde ise "Fenerbahçe hiç şike yapmamıştır", "O yıl Fenerbahçe, kesin şike yaptı" ... diyemem, ne şahit ne de bu çıkar ilişkisinin içinde oldum. Ancak elle tutulur, su götürmez deliller ortaya çıkana kadar "Fenerbahçe şike yapmadı" demeye devam edeceğim.

Snejder'in şutuna uzanan Ferhat
16 Mayıs 2015 tarihli Galatasaray - Gençlerbirliği maçı. Snejder'in golüne uzana Ferhat, son anda elini geri çekiyor. İspanya, İngiltere ve daha birçok Avrupa ülkesinde yapılan anketlerin sonucu ise görüntülerin en az %82 oranında şike olduğunu belirtiyor.

Sporun dostluk içinde yapılan bir oyun olduğunu da aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor. İşin içinde taktik, saha, malzeme, sağlık, kondisyon , beslenme, psikoloji, baskı gibi bir sürü etken var. Dolayısı ile bu oyunda sürekli yenmeniz imkansız, bazen yeneceksin, bazen uzun zaman yenemeyeceksin, bazen fark atacaksın.

Şike gibi bir sebeple insanların hapse atılmasını ise anlayamıyorum. Güreş, atletizm ...vb. spor dallarında doping tespit edilen sporcunun madalyası, ödülü elinden alındığı gibi bu sporcu ( ya da takım ) uzun bir süre resmi karşılaşmalardan dışlanıyor.

12 Mayıs 2015 Salı

Dev kaseler

Laos'da herbiri odanız kadar büyük binlerce dev kase bulunuyor.





11 Mayıs 2015 Pazartesi

Sosyal sorumluluk projeleri

Karanlıkta diyalog sergisini görünce aklıma geldi.

Toplumun tanıdığı sanatçı, politikacı, şehir planlamacısı ya da sade vatandaşların sadece bir günü engelli olarak sürdürmeleri. Mesela görme özürlü ya da tekerlekli sandalye üzerinde.

Bu gün boyunca, toplu taşıma kullanacaklar, yolda yürüyecekler, işlek bir AVM'ye gidecekler.

Gün boyunca yaşadıkları kaydedilecek ve gün sonunda yaşadıklar / hisleri aktarılacak.

Belki o zaman, engelli kardeşlerimizin sorunlarına dikkat çekilir

8 Mayıs 2015 Cuma

6331 sayılı kanun ve bazı sıkıntılar

Kanunun uygulamalarında öngörülemeyen bazı sıkıntılar doğuyor.

Az tehlikeli bir işletmede 100 kişinin çalıştığını varsayalım. Bu işletmenin, çalışan başına her ay için 6 dakikadan toplam 600 dakika ( 10 saat ) uzmanlık hizmeti aldığını hemen görüyoruz. Ancak bu öyle bir işletme ki, ayda 1 gün uğrayan iş güvenliği uzmanımız sonraki ay uğradığında 60 kişinin gittiğini ve yerine yeni bir 50 kişi geldiğini görsün. Her ay, işten ayrılan ve yeni işe başlayan bir sürü çalışanımız olsun.

Sanırım tahmin etmeye başladınız... 

Yeni çalışanlar için özlük dosyaları, personel kimlikleri, eğitimler, tahliller, muayeneler, tetkikler için adım atılacak. 

Yetkili atamalarının ( yangın ekibi, ilkyardımcı, çalışan temsilcisi, kurul ) da yeniden yapılması gerekebilir, çünkü görevlendirdiğimiz çalışan işten ayrıldı. Yerine yeni bir çalışan bulmamız gerekir.

Bu sürecin her ay, 2 ayda bir ya da 3 ayda bir olduğunu varsayalım. 

İşveren özlük dosyası hazırlamaktan bıkacak, tahlil / muayene / tetkit için boş yere para harcamaktan bıkacak. İlkyardımcı olmaları için çalışanlarınızı mesai saatleri içinde ( para ödediğiniz saatte ) para vererek bir yetkiliye gönderiyorsunuz.

İş güvenliği uzmanı ise artık işi gücü bırakıp yeni giren çalışanların eğitimlerini tamamlama derdinde. Eğitim vermekten de bıkıyor. Çünkü oradaki çalışanlar birkaç ay sonra kalmayacak.

Bu işleme ne kadar devam edersiniz?

Reklamlar !

Futbol maçlarını takip etmek için para vererek kablo TV alıyoruz, adına ne derseniz deyin. Oyun başlamadan, başladığında ve sürerken yığınla reklam karşımıza çıkıyor. Ekran bir büyüyor bir küçülüyor. Oyun bir sebeple durduğunda ise hemen ekranı reklam kaplamaya başlıyor. 



Aynı reklamlar karşımıza sinemada da çıkıyor. Filmden önce ben diyeyim 15 siz deyin 30 dakika, hatta aralardaki reklamlar ile toplam 45 dakika. Aklınıza ne gelirse artık. Hem para veriyorsunuz hem de reklam izliyorsunuz. Sinemanın ya da filmin sahibi ise reklam verenlere şu garantiyi veriyor "reklamınızı izleteceğim"


Tamam da, ben buna zaten para veriyorum. Daha neyin savaşındasınız ki? 

"Paramız ile rezil olduk" değil mi bu?

Zoraki reklam izletilmesi, zaten siz bir ücret öderken bir de reklam veren mecradan da ücret almaları onlara tatlı bir gülümseme verirken, size verdikleri sıkıntı ve zamanınızı çalıyor olmaları hiç umurlarında değil.

7 Mayıs 2015 Perşembe

Dersim isyanı

Yeni kurulan, eskiden kalan ne varsa silen, günden güne büyüyen ve imrenilen bir ülke düşünelim.

Emekleme çağına uğramadan koşmaya başlamış bir ülke bu.

Bu ilerlemeden içeride ve dışarıda rahatsız olanlar da yok değil.

Üfürükçü hocaların sözü artık geçmiyor, kadınlar da birey olmuş, adalet işliyor, okuma yazma almış başını gidiyor. Bilim ve teknoloji ise yakalanmış. Konuşulan dil, okunan ve yazılan dil ile aynı.

Toprak sahibi aşiretler gücünü kaybetmenin eşiğinde. Ankara'nın rüzgarı günden güne, daha da hissedilir oluyor.

Çare ise işlediği yer kendisine verilmek üzere olan çiftçiyi, köylüyü isyana sevk etmek. "Din elden gidiyor" ise en kolay mazeret.

Devleti yönettiğinizi düşünün. Üzerinde çalıştığınız her şeyi yıkmaya çalışan bir dahili güç var. Size mesajlar gönderiyor, uyarılar gönderiyor ve uyarılarınıza kulak asmıyor. Sıra askeri güç uygulamaya geldiğinde uyguladığınızda ise olan ise saf ve her söylenene inanan Anadolu halkına oluyor.

Soykırım - 3

Türkiye "sözde" soykırımı tartışırken, birçok ülke meclislerinde ağız birliği etmişcesine benzeri yasaları onaylıyor.

Soykırımları "sözde" olmayan bu ülkelerden bazılarına bakalım.

Fransa'nın Cezayir soykırımı
Finlandiya'nın Lapon soykırımı
Yunanistan, Romanya ve Bulgaristan'ın Türklere karşı uyguladığı soykırım ( ana dilde eğitimin engellenmesi, Türk ismi kullanamaması, devlet memuru olamaması, belediye hizmetlerinden yoksun bırakılması, üniversite okuyamaması, pasaport alamaması ... )
ABD ve Kanada'nın yerlilere uyguladığı soykırım
Almanya'nın Yahudi soykırımı

Çin'in Uygur Türklerine karşı uyguladığı soykırım

Rusya'nın en yakın tarihte Çeçen'lere yapmakta olduğu soykırım

Sırbistan'ın Bosna'da uyguladığı soykırım

* Hollanda'nın en yakın tarihte Srebrenitsa Katliamına göz yumması 

* İngiltere'nin Hindistan'da, Kongo'da, Pakistan'da ( ve daha birçok yerde ) uyguladığı soykırım

* İspanya'nın GüneyAmerika yerlilerine uyguladığı soykırım

* Portekiz'in GüneyAmerika yerlilerine uyguladığı soykırım

Bu 4 ülke aynı zamanda deniz aşırı ülkelerde sömürgesi olan ve Afrika'da birçok ülkede soykırım uygulamış ülkelerdir. 

Zaman yaratmak

Günümüzde orta sınıf genel olarak "Bir yere bağlı çalışmaktadır" şeklinde tanımlanır.

Zengin sınıf için ise "Çok miktarda paraya değil, yeterli paraya ve sınırsız hareket etme özgürlüğüne sahiptir." geçerlidir.

Aradaki fark şu noktada daha belirgin olmaktadır; zengin olmayanlar zaman kaybederken, zenginler zaman kazanır. Zamanın paradan daha değerli olduğunu bilirler. Bu nedenle iyi, yeterli olmadıkları konularda zaman kazanmak için birilerini işe alırlar. Aslında o işi kendileri de yapabilecekken, harcadıkları zaman daha değerlidir. O zamanı daha fazla değer yaratmak için kullanırlar.

Soykırım - 2

Soykırım konusunda karar vermeden önce, günün şartları ile düşünmemiz gerektiğinde hemfikir olmamız gerekir. 

Bir imparatorluk düşünün, içeride kazan gibi kaynıyor. Dışarıda ise kapalı kapılar ardında gizli toplantılar yapılıyor. Devletler arası gizli anlaşmalar yapılıyor. Her devlet kendince pay kapma yarışında.

Özellikle Rusya'nın ve İngiltere'nin başını çektiği bir de casusluk savaşı var. Azınlıklar üzerinden hesaplar yapılıyor. Zaten kapitülasyonlar ile eli kolu bağlanmış "Hasta adam" çaresiz oturuyor. Toprakları sürekli küçülüyor hem de masa başında.

Bu sırada Rum ve Ermeni azınlıklar çeşitli vaatler ile kandırılıyor. Sürekli silah sevkıyatı ile elleri de kuvvetlendiriliyor. Münferit olaylar ise sistemli, planlı ve organize bir şekilde artarak devam ediyor.

Ülkenin yöneticileri olarak, ne yapardınız? 

Tüm isyan edenleri idam mı ederdiniz, göç mü ettirirdiniz? Osmanlı, göçe zorlamayı tercih etti. Göç için seçtiği bölge ise kendi toprağı olan Suriye idi. ( Tehcir kanunu, Sevk ve İskan kanunu )

O devrin koşulları ile düşünmeye devam edelim. Develer ve diğer binek hayvanları ile Anadolu'nun çeşitli yerlerinden Suriye'ye gidiyorsunuz. ( Tren kullanıldı mı bilmiyorum ). Bu yol 2 saat değil, aylar sürüyor. Yolda iken mevsimler değişiyor. Hava koşulları tam muhalefet, yağmur, rüzgar, soğuk, sıcak ...gibi.

Göç edenler ise her yaştan, cinsten. Genç, yaşlı, kadın, erkek, çocuk, hamile, hasta ... sayın sayabildiğinizi.

Zaten sağlıklı olsanız bile o koşullar dayanılır gibi değil.

Üstüne üstlük yolunuzu kesen haydutlar, haramiler ve hatta "Göç etmeyeceksiniz" diyen Ermeni çeteler de var.

Bu göçü fırsat bilen bunlar ile zulmeden, soyan ordu mensubu kişiler de var. Bunların en ağır biçimde cezalandırıldığı ise kayıtlarda mevcut.

Göçe zorlanan komşularına ağlayan, evini emanet alan, canlarını korumaya çalışanlar da yok mu?

Bu şartlar içinde uygulanan bir zorunlu göç sırasında elbette ölenler olmuştur. Kurunun yanında yaş da yanmıştır. Birbirinden büyük acılar çekilmiştir.

Soykırım - 1

4 Ermeni arkadaş, geçen akşam dernekten çıkmış, Galatasaray’da nargile keyfi yapıyorduk. Laf döndü dolaştı malum konuya geldi. Baktım, herkes aynı husustan dertli: Ermeni asıllı bir Türk ve sade bir T.C. Vatandaşı olarak Dünya’ya ses nasıl duyurulur?

Ünlü bir sanatçı, politikacı veya bir dernek başkanı değilsin ki mikrofon uzatıp röportaj yapsınlar. Gazeteci değilsin ki fikirlerini köşenden dünyaya duyurabilesin.

İyi de, biz bu işten sıkıldık. Bizim yerimize, bilir bilmez herkes konuşuyor.

Bir tarafta “Ermenilere soykırım yapılmıştır" diyenler; diğer yanda “soykırım yoktur” diyenler. Şimdiki moda ise “tarihçilere bırakalım” diyenler.

Soykırım yapılmıştır diyenlere bakıyorum, hepsi ya kindar Ermeni diasporası mensubu veya bunlardan çıkarı olan siyaset erbabı. Yoktur diyenlere bakıyorum, bu konuda derin bir bilgileri yok ama adettir diye reddediyorlar.

Tarihçiler deseniz, neyi ortaya çıkartacaklar, Allah aşkına? Soykırımın belgesi mi olur? Kazara ortaya bir belge çıksa, muhakkak karşı bir de belge çıkar, tartışma sonsuza kadar sürer gider. Gerçeği, benden ve benim gibilerden başkası bilemez. Bizler, hadiseleri birinci ağızdan dinlemiş kişileriz.

Bizler Türk Ermenileri’yiz.

Türk Ermenileri’nin diğer Ermeniler’den çok ciddi bir farkı vardır. Bizler, tehcir sırasında, ya Türkiye’de kalmışların veya tehcir bitiminde Türkiye’ye geri dönmüşlerin torunlarıyız. Bizler tek tip hikaye dinlememişizdir. Oysa Diaspora Ermenisi sadece ölüm hikayesi bilir. Olaylardan sonra geri dönmemiş ve komşularının mahcup yüzlerine tanık olmamıştır. Onlar, bu ölümler için bütün Türk’leri suçlarlar. Olayları sadece soykırım olarak nitelerler.

Türk Ermenisi’nde ise daha bol ve daha değişik hikayeler vardır: Mesela, dedem, Erzincan’daki çiftliklerinden abisinin alınıp götürülüşünü ve onu kurtarmak için başçavuşa bir eşek yükü altın fidye verdiğini anlatırdı. Ne abi dönmüş ne altınlar..

Anneannem, köydeki Ermeni delikanlıların nasıl silahlandırılıp çeteci yapıldıklarını anlatırdı. Üniformalarını yabancı lisan konuşanlar getirmiş.

Büyükbabam, Kayseri’de tüm sülalesini kurtarmak için çırpınan Osmanlı Yüzbaşı’sı Sinan’ı ağlayarak anlatırdı. Sayesinde o sülaleden kimsenin kılına zarar gelmemiş.

Bizler, katliam hikayeleri dinlediğimiz gibi, bir Ermeni arkadaşı tehcire giderken askerin önüne yatan Türk’lerin; veya, yurtlarına geri döndüklerinde onlara tekrar kucak açan Türk komşuların hikayeleri ile de büyüdük.

Onun için “bize sorulsun” diyorum. Kimse bizden daha objektif olamaz.

Bu hadisenin bir uzun anlatımı vardır bir de kısa anlatımı.

Kısası şudur: Tebaanın bir kısmı emperyalist güçlerin gazına gelip ayrılıkçılık yapmıştır. Buna kızan Osmanlı hükumeti bölgede tehcir kararı almıştır. Günün şartlarına göre tehcir ( göç ) zor koşullar altında gerçekleşmiştir. Sürgünler, çoluk çocuk muhtelif şekillerde kırılmış ve kıyıma uğramıştır. Bu kırılma hastalık ve açlık sebebiyledir. Kıyım ise Osmanlı askeri tarafından organize bir şekilde yapılmamıştır. Hastalık dışındaki bu ölümler, münferit olaylardır ve sürgünlerin yanlarında götürdükleri altın paraları gasp etmeyi amaçlayan bölgenin eşkıyaları tarafından yapılmıştır. Başka cephelerde de savaşmakta olan Osmanlı askerinin sürgün esnasındaki cinayet olaylarını önleyecek sayıda ve güçte olup olmadığı da bir tartışma konusudur. Hal bu iken, o bölgede bu olayların cereyan ettiği esnada, ülkenin batı bölgelerinde yaşayan Ermenilerin aynı şekilde bir zulme uğramadığı göz önüne alınırsa, buna bir soykırım denemez.

Pek çok başka kelime söylenebilir; soykırım hariç.

Kaldı ki, söz konusu 1.5 milyon Ermeni sayısı, ölü sayısını değil kayıp sayısını ifade eder. Biz Türk Ermenileri, iyi biliriz ki: Anadolu, bu olaylar esnasında veya sonrasında, Müslüman olmuş Ermenilerle doludur. Bu kişiler, daha sonra serbest olmasına rağmen kendi dinlerine dönmemişler ve geçmişlerini gizledikleri için kayıp hanesine yazılmışlardır. Sözün kısası budur.

Konuşmak gerekirse biz konuşur olayların uzun hikayesini anlatırız. Bu konuda bizlerden daha iyi tarihçi de olmaz. Fransızlara gelince. Onlara da küflü peynir yemek düşer.

Kalın sağlıcakla

*Sevan İnce*
İstanbul, 6 Ekim 2006

Benzeri bir yorumu yıllar önce Ceviz Kabuğu'nda da dinlemiştim. Levon bey "Bizi bize bırakın, Ermenistan Ermenileri kendi adlarına konuşsun. Biz mutluyuz." şeklinde söylemlerde bulunmuştu.

6 Mayıs 2015 Çarşamba

Sıçrayan örümcek ve moda





Sıçrayan örümceklerin şapka olarak su damlası taşıdığını biliyor muydunuz?


Mikroskop altında incelenen çim hücreleri, sizce de neşe içinde değiller mi?

Muhammed Ali

Muhammed Ali'yi yumruk yemekten sersemlemiş, kas yığını bir boksör olarak mı tanıyorsunuz?

Aşağıdaki fotoğrafları ve sözleri, onun ayrıca bir femomen ve düşünür olduğunun en iyi kanıtı.


O kadar hızlıyım ki; dün gece otel odamda ışığı kapattım, yatağıma vardığımda oda hala aydınlıktı.


Neden dünyanın en hızlı ağırsikleti olduğumu biliyor musunuz? Çünkü, dünyanın su altında idman yapan tek ağırsikleti benim.




Success is not achieved by winning all the time. Real success comes when we rise after we fall.


Hayalgücü olmayan bir insanın, kanatları yoktur.


Float like a butterfly, sting like a bee. The hands can't hit what the eyes can't see.


İmkansız, bu dünyayı değiştirebilecek gücü içlerinde keşfetmek yerine, kendilerine sunulan dünyada yaşamayı daha kolay bulan, küçük insanların ortaya attığı büyük bir kelimedir. İmkansız, bir gerçeklik değil, bir görüştür. İmkansız bir iddia değil, meydan okumadır. İmkansız potansiyeldir. Geçicidir. İmkansız yoktur. İmkansız, hiçbir şeydir.


Genç bir hayranının, karşılaşmayı kazanmasına izin verdiğinde ....


Muhammed Ali’ye Hollywood da bulunan “Walk of Fame”de isimli yıldızı teklifi gelir. "Ben Peygamberin ismini taşıyorum, bu sebeple insanların bu ismin üstünde gezmesine müsade edemem" diyerek teklifleri reddeder. Bunun üzerine üzerinde Muhammed Ali'nin ismi olan yıldız duvara asılır. Duvara asılı tek isim Muhammed Ali'nin ismidir.