Sayfalar

basından etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
basından etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Kasım 2014 Cuma

Kazığa oturtmak

Fransa' da çok ünlü bir sözlük vardır; Larus (Larousse). Burada bir sözcük var, "dekapter" (décapiter). Bu sözcük 1931 yılındaki sözlükte boynunu vurmak diye açıklanıyor. Sözcüğün bir başka anlamı daha var: Kazığa oturtmak, söydeşi (yani) sivri bir kazık anıklamak ulayı yalnıkları (hazırlamak ve insanları) kazığın bir ucu ağzından çıkacak biçimde üzerine oturtmak.

Acımasız bir uygulama. Burada kazığa oturtmak deyiminin anlamını açıklığa kavuşturmak için de örnek veriliyor:

"Türkler bugün bile tutsaklarını (esirlerini) kazığa oturturlar."

Atatürk bunu öğrenince Fransız büyükelçisini yemeğe buyurluyor (davet ediyor). Elçi, öteki elçilere kaplanlanıyor (böbürleniyor), Atatürk' ten  çağrılandığı için sırnaşıyor (hava atıyor). Köşke geliyor, yemekler yeniyor.

Atatürk doğal bir biçimde elçiye "Bu sözcüğün anlamı nedir?" diye sorar ve o da bildiği anlamı söylüyor. "Başka bir anlamı var mı?" diye sorulduğunda ise büyükelçi "Daha fazlasını söylemek için sözlüğe bakmam gerekir" diye cevap verir.

Atatürk daha önce anıklatmış (hazırlatmış) olduğu ve çalışanlarına öğütlediği biçimde Larus'u getirtip büyükelçinin önüne koydurur. Elçi daha işin nereye değin gideceğinin bilemeden coşkuyla okumaya başlıyor. Ancak sözcüğün karşısında kazığa oturtmak konusunda verilen örnek tümceye (cümleye) gelince ancak yarıya dek okuyabiliyor ulayı (ve) yarısından sonra yutkunarak Atatürk' ün yüzüne bakıyor.

Atatürk diyor ki: "Demek ki biz Türkler bugün de tutsaklarımızı (esirlerlerimizi) kazığa oturtuyoruz öyle mi, öyle mi sayın elçi? Sözlüğünüze böyle yazmışsınız, bu doğru mu?"

Elçi sözlüğü biraz karıştırıyor ulayı bir kaçamak bularak diyor ki: "Ulubayım (Efendim) bu sözlük Katolik Kilisesi'nin basımevinde basılmış, bildiğiniz gibi biz uruksal (laik) ülkeyiz, kilisenin yaptıklarının bizim yönetimimizle bir ilgisi yok. Bizi ilgilendirmez ulayı biz kiliseye karışamayız."

Atatürk: "Öyle mi ulubayım, siz uruksal bir ülke olduğunuz için demek ki kiliselere karışamıyorsunuz. Öyleyse ben de yarından tezi yok İstanbul'daki kiliselerin kapılarına koca birer kilit astırıyorum" diyor.

Bunu duyan elçi birden ayağa kalkıyor ulayı (ve): "Saygınbayım (Ekselans), kınaşırız (protesto ederiz)", diyor. 

Bunun üzerine Atatürk: "Hani sizi ilgilendirmiyordu, karışmıyordunuz?", diyor ulayı ilgililere dönerek: "Elçiye yolu gösteriniz!" diyerek bir anlamda onu kovuyor.

Sonra ne mi oluyor?  Fransız yönetimi uruksallık (laiklik) söylemlerini bir yana (tarafa) bırakıyor, tezden (hemen) o sözlük toplatılıyor ulayı yeni baskısında o tümce (cümle) çıkartılıyor.

Namık Kemal Zeybek 
Atatürk' e yolculuk - Yolak B Uzberisi (Kanal B Televizyonu)

29 Ekim 2014 Çarşamba

10. yıl törenleri



Cumhuriyet'in 10. Yıl kutlamaları için dosta düşmana görkemli bir tören hazırlığına girişilir. Dünyanın pek çok ülkesinden konuk, tabii ki Sovyetler Birliği'nden de davetli çağrılır. Ruslar, Kurtuluş Savaşı'na destek verdikleri Türkiye'nin bu önemli gününe iki bakan gönderirler.

Bu arada Sergei Yutkeviç adlı bir yönetmen de Türkiye'ye davet edilmiştir. Yutkeviç'in görevi, yolculuğu ve etkinlikleri filme almak, bu tarihi olayı belgelemektir...

Ankara'ya gelen Yutkeviç, hazırlık yapmak için otelinden ayrılıp törenin yapılacağı hipodroma gider. Diğer meslektaşlarına ayrılan yere kamerasını kuran Yutkeviç, konuşmaların yapılacağı kürsüye kablo çekerken utanır. Rus kameramanın sıkıntısı kablosundan dolayıdır! Öyle ya, diğer kameramanların kablosu serçe parmağı kalınlığındayken, Yutkeviç'inki neredeyse bir insan bileği kadardır.


Ertesi gün, Cumhuriyetin 10. yıl coşkusuyla dolu olan binlerce insan hipodromdaki yerini almış, Atatürk ve davetlilerin gelmesini beklemektedir. Gazi, bir otomobille girer hipodroma. Merdivenleri çıkar, toplulukla tokalaşmaya başlar ve kürsüye geçip konuşmaya başlar. Bu sırada Yutkeviç kamerasını çalıştırır, kayıttadır. Ama birden, etrafındaki meslektaşlarından feryat figan sesler yükselmeye başlar. Yutkeviç, gözünü kameranın vizöründen ayıramadığı için de ne olup bittiğini anlayamaz. Bir ara gözünü vizörden ayırır ve diğer kameramanların neden telaşlandığını anlar.


Atatürk'ü hipodroma getiren otomobil kamera kablolarının üstünden geçmiş, hepsini koparmıştır. Ortada bilek kalınlığında bir tek sağlam kablo vardır, o da Yurkeviç'in kablosudur.

İşte biz, o tek sağlam kablo sayesinde 10. Yıl Marşı fonundaki görüntü ve Ata'nın konuşmasını hala izler dururuz.

21 Ekim 2014 Salı

Avrupalı'ya göre Türkler

Milliyet Gazetesi ile Konda’nın birlikte organize ettiği "Biz Kimiz?" araştırması, Türk kamuoyunda epey yankı yarattı.

Peki, Avrupalılara göre "biz kimiz?" Avrupa’daki Türk imajı nasıl doğdu? Türk imgesi zaman içinde nasıl şekillendi? Ve bugün Avrupa’da Türk saplantısı var mı?

TARİH 1 Nisan 2004. Yer: Strasbourg. Avrupa Parlamentosu (AP) olağan toplantılarından birini yapıyor. Türkiye Raporu’nu görüşüyor. Ve kurul, o güne kadar AP’nin pek görmediği uzunlukta bir toplantıyla sonuçlandı. 40 milletvekili söz almıştı!

Kimi ekonomik ve siyasi reformlardan, kimi yeni bir anayasa ihtiyacından, kimi insan haklarından, kimi de demokratikleşmeden bahsetti. Sık değinilen konu ise ordunun ülke politikası üzerindeki etkisiydi!..

Sonuçta rapor oylandı:

Olumlu: 211, Olumsuz: 84, Çekimser: 46./_newsimages/3127405.jpg

13 milletvekili de rapora şerh düşmüştü. AP tarihinde ilk kez bir oylamada bu kadar çekimser oy çıkmış ve ilk kez bir rapora bu kadar çok şerh konmuştu!

AP Genel Kurulu’nda olanların bir "alt metni" vardı kuşkusuz ve bu yüzyıllardır Avrupa’da oluşturulan"Türk imgesi"yle yakından ilgiliydi.

TÜRK DEMEK, MÜSLÜMAN DEMEKTİ
İspanya’da "Türk" adı; "coco" yani umacı eşanlamında kullanılmaktadır. İtalyanların korku deyimi,"Mama, i Turchi", yani "Anneciğim, Türkler"dir! "Türk" adı sadece Osmanlı’yı değil, tüm Müslümanları kapsıyordu.

Ve Avrupalılar, adlarını duydukları ama görmedikleri Türkler konusunda hep efsaneler üretti. Bu efsanelerde Türk tipi; korkak, aşırı gururlu, kaba, miskin, cahil ve Hıristiyanları yok etmek isteyen zalimdi.

1453’te İstanbul’un fethi, dönüm noktası oldu. Haçlı seferleri dönemlerinde Türkler Doğu’da yaşıyordu ve kötü bir masal kahramanıydı. Ama şimdi artık Avrupa sınırlarına dayanmıştı. Ve Türk ordusu gerçekti!

Korkuyorlardı. Korkularını abartıyorlardı; Türkler, İstanbul’da büyük zalimlikler yapmıştı! Türkler kötüydü; Türkler zalimdi; Türkler hırsızdı!..

Bu korkuları kilise provoke ediyordu. Türk sözcüğü "Torxuere" (işkence) kelimesinden türemişti! 16. yüzyılda korktukları başlarına geldi.

Türk ordusu, Avrupa’yı fethe çıktı:

Belgrad, Budapeşte ve Viyana kapıları...

Türkler ile Avrupalılar arasında, nefret ve küçümsemeyle, ama aynı zamanda merak ve gizlenilemeyen hayranlıkla yoğrulmuş sancılı bir ilişki dönemi başladı. Korku, zamanla yerini meraka ve cazibeye bıraktı. Sahi kimdi bu Türkler?

Türk ordusu Batı’ya doğru ilerlerken, Avrupalılar o tarif edilemez korkularının yanında; ordunun ihtişamına, Yeniçeriler’in görkemine, mehter müziğinin estetiğine içten içe hayranlık duymaya başladılar. Padişah’ın adı "Soliman el Magnifico" yani "Muhteşem Süleyman"dı artık!..

LAİKLİKLE BAŞLAYAN İYİ İLİŞKİLERAvrupa’nın Türk’e bakış açısı Avrupa’nın laikleşmesiyle değişti. Kilise ve dinin devlet katından ayrılması, başlıca çatışma nedeni olarak görülen dinin, sahneden çekilmesine neden oldu. Tehdit algılaması, yerini anlamaya bıraktı. Kuşkusuz bu olumlu havanın doğmasında Avrupalı seyyahların izlenimlerinin de katkıları vardı.

Bakış açısının değişmesinde etkisi var mıydı, bilinmez; Türk ordusunun ilerlemesi duraksamıştı. 18. yüzyıl, Avrupa’nın Türk’e bakışını olumlu anlamda geliştirdi. Türk ordusu geri çekiliyordu. Korku dönemi bitmişti.

Üstelik o yıllar Avrupa’da "Turqueire" modası canlandı. Soylular, Türk kıyafeti giyerek resimler yaptırmaya başladı. Türk modası zamanla oryantalizmin doğmasına neden oldu.

TÜRK, KÜLHANBEYİ VE HİLEBAZDI
19. yüzyıl Osmanlıların çözülme sürecinin başladığı dönemdi. Avrupalı artık, medeniyetin temeli olarak gördüğü antik Yunan ile ilgilenmeye başlamıştı. Türkler, Avrupa medeniyetinin kurulduğu topraklarda Hıristiyanları idare eden despotlar olmuştu yine.

Yeni imaj, ortaçağda yaratılandan farklı değildi.

Türk barbardı... Türk külhanbeyiydi... Türk kan emiciydi... Türk hilebazdı...

Gran Turco yeniden Le Turc’a dönüşüvermişti.

Trajikomiktir; o yıllar siyasi, ticari ve kültürel alanlarda Türklerin kendilerini Avrupa’ya kabul ettirmeye çalıştıkları dönemdi. Hem kamusal alanda; Tanzimat, ticari antlaşmalar ve Islahat fermanlarıyla... Hem de bireysel olarak; saraylar, konaklar, araba sevdaları ve alafranga yaşamla...

Avrupa’nın Türkleri bir türlü kabul etmemesi, iki dünya arasına sıkışıp kalan bazı aydınları medeniyeti reddetme noktasına getirdi. Tıpkı bugünkü AB karşıtlığı gibi. Peki, "Türkleri yenmek" Avrupalıların zihninde mi?

Geçtiğimiz hafta AB’nin kuruluşunun 50. yıldönümü törenlerinde, Almanya Başbakanı Angela Merkel’in, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’a, üzerinde Napolyon’un 1799’da Mısır’da Osmanlıları yenişini anlatan bir kabartma bulunan bira kupası hediye etmesi, bunun göstergesi mi?

İşte o gün, 1 Nisan 2004 günü Avrupa Parlamentosu, yüzyıllar içinde inşa edilmiş "Türk imajı" nedeniyle sarsıntılı bir gün geçirmişti aslında.

Sanki yıllar içinde oluşan "Türk imgesi" yerini "Türk ordusu"na bırakmıştı. O gün toplantıda en çok eleştiriyi Türk Genelkurmayı’nın almasının "alt metnini" bilmem anlatabildim mi?

HALİ NİSAN HAVASI GİBİ
18. yüzyılda Viyana’da yapılan bir yağlıboya tabloda, Avrupa’da yaşayan halklar tasvir edilmişti. İlginçtir, Türkler ile Yunanlılara ayırt edilmeden aynı grup içinde yer verilmişti. Bu iki halkın özellikleri benzerdi ve şöyleydi:

İsimler: Türk veya Yunanlı

Hali tavrı: 
Değişken nisan havası gibi

Karakteri ve özellikleri: 
Genç bir şeytan

Zekásı: 
Üstün zekálı

Özelliklerin kazanılması: 
Şefkatli ve yumuşak

Bilimi: 
Ucuz politikacı

Kötü özellikleri: 
Daha da hain

Sevdiği şey: 
Kendini sever

Hastalıkları: 
Zafiyet, güçsüzlük

Ülkesi: 
Dünya güzeli

Savaş yeteneği: 
İşe yaramaz, tembel

Allah’a inancı ve ibadeti: 
Onun gibi bir şey

Yöneticilerini nasıl tanırlar: 
Bir despot

Fazlasıyla mevcut olan: 
Yumuşak ve zarif şeyler

Vakit geçirme biçimleri: 
Hastalanmakla

MÜZİKTEN RESME, ünlü eserlerde Türk imgesi

Mozart, Beethoven, Puşkin, Tolstoy, Rossini, Verdi, Dürer, Renoir, Shakespeare, Cervantes, Machiavelli, Voltaire, Luther, Toynbee, Flaubert, Turgenyev, Liszt... İşte Avrupalı düşünürlere-sanatçılara göre Türk imajı.

WOLFGANG Amadeus Mozart, mehter müziğinden en çok etkilenen besteciydi.

İşte bir diğer usta besteci ise Ludwig van Beethoven idi. "Derviş Korosu","Atina Haberleri" ve "Vittoria Savaşı" adlı eserlerinde mehteri geniş ölçüde kullandı.

Ama Mozart’ı, Beethoven ve diğer bestecilerden ayıran bir fark vardı; o sadece mehter müziğinden etkilenmemiş, doğrudan doğruya Türkleri konu alan, "Sihirli Flüt" ve "Saraydan Kız Kaçırma" gibi eserler yazmıştı.

Mozart hep Türk dostu olarak bilindi.

Öyle ki, II. Abdülhamid, Salzburg’daki Mozart Dostları Derneği’ne bağışta bulundu!

"Mösyö Kreşendo" G. Rossini, Türkleri konu alan dört eser yazdı. En bilineni Fatih Sultan Mehmed üzerine yazdığı "Maometto II"idi.

Ancak 1826’da Yunan bağımsızlığından etkilenen Rossini, bu esere üçüncü bir perde ekleyerek Yunan propagandası yaptı.

İtalya’da Türkler üzerine çok sayıda operalar yazıldı.

P. Bonarelli’nin "II Solimano" adlı Kanunu Sultan Süleyman’ı anlatan operası, İtalya’nın en eski tragedyalarından biriydi.

Türklerle en az ilgilenen Giusseppe Verdi oldu. Bir tek operası vardır: "Korsan."

19. yüzyılın önemli bestecilerinden Franz Liszt, 1847’de Türkiye’ye geldi; Beyoğlu’nda Nuruziya Sokak No:19’da yaşadı.

Sultan Abdülmecid’e konserler verdi. Padişah için yazılan bir marşı yeniden düzenledi ve bu nedenle nişanla ödüllendirildi. Ama Liszt’in yazdığı bu marş sonradan kayboldu!

TABLOLARDAKİ TÜRK FİGÜRÜHayatlarında hiç Türk görmemişler, hayali tablolar yapmışlardı.

Alman ressam Albrecht Dürer’in çizdiği "Türk Hükümdar" adlı gravür, Avrupa’da oluşmaya başlayan "despot" imgesinin bir göstergesiydi.

Rönesansın önde gelen ressamlarından Andrea Magtegna, resimlerinde Türklere yer veren ilk ressamdır.

Floransalı Mediciler, Avrupa’da Türklerle ilgili eserleri toplayan ilk aile oldu. Bu eserlerin en görkemlisi, Medici ailesinden Floransa Grandükü II. Ferdinand’ın başında sarıkla Türk giysileriyle poz vermiş tablosuydu.

SÖZCÜKLERDE TÜRKLER

Harem, odalık, çokeşlilik, genelev vb. Batı’nın hep ilgisini çekti.

Fantezilerinin merkeziydi Doğu!

1851’de İstanbul’da kısa bir süre kalan Gustave Flaubert, kahramanına ilk cinsel deneyimini, sahibi Müslüman bir kadın olan Türk Evi’nde (Chez la Turque)/genelevde yaşatıverdi.

O dönemde genelev işleten bir Türk kadını! Ünlü Fransız ressam Pierre Renoir, "Harem" adlı tablosunda Türk genelevine göndermelerde bulunur.

Sadece cinsellik değil, "Türk barbarlığı" da sıkça işlendi.

Shakespeare, "Othello"yu, "başı sarıklı, çok zararlı Türk" diye konuşturdu.

Don Kişot’un yazarı Miguele de Cervantes, İnebahtı, Navarin ve Modon’da Türklere karşı savaştı. Yaralandı. Sol elini kullanamaz oldu. Yaşamının beş yılını Türk esiri olarak Cezayir’de sürgünde geçirdi.

Cervantes’in, Türkler konusunda kafası karışıktı sanki. Türklerin hoşgörüsünü överken, zalim olduklarını da yazmadan edemiyordu.

Rus yazar Aleksandr Puşkin, gezi edebiyatı türünde bir başyapıt sayılan "Erzurum Yolculuğu" başlıklı eserinde Türkler konusunda nesneldi.

Aynı nesnelliği diğer Rus yazar İvan Turgenyev’de yoktu. "Arefe" adlı eserinde, inandırıcılıktan uzak, kaba bir Türk düşmanlığı yapıyordu.

Lev Tolstoy, ölümsüz yapıtı "Anna Karenina"da Osmanlı-Sırp Savaşı’nı anlattı. Türk düşmanlığı ya da Sırp dostluğu yapmadı; hangi amaçla kimler arasında olursa olsun savaşın acımasızlığını anlattı.

Osmanlı’nın misafiri olan bir diğer ünlü isim ise Alphonse de Lamartine idi. İzmir Tire’de kendine verilen arazide bir süre yaşayan Lamartine, "Osmanlı Tarihi" adlı eserinde Haçlılara karşı Türklerin safında yer tuttu.

İngiliz tarihçi Arnold Joseph Toynbee, Anadolu’ya gelip yerinde izlediği Türk-Yunan Savaşı’nda, Yunanlıların işgalini eleştirip askerlerin yaptığı vahşeti yazınca, Oxford Üniversitesi’ndeki kürsüsünden oldu!

TÜRK DÜŞMANI DÜŞÜNÜRLER
Avrupa’da "kötü Türk imajı" oluşmasında Martin Luther’in etkisi yadsınamaz.

Luther için Türk, Tanrı’nın gazabıydı.

Machiavelli’den Montesquieu’ya kadar Avrupalı düşünürler Doğu despotizminin medeniyete düşman olduğunu yazıp durdular!

İlginçtir, Avrupalı düşünürlerin bu bakış açısı, Marx ve Engels gibi komünistleri bile etkilemişti.

Tüm Avrupalı münevverler böyle düşünmüyordu kuşkusuz.

Fransız filozof Voltaire, Müslümanların eşitçiliğinden bahsedip misafirperverlik gibi insancıl özelliklerinden hep övgüyle bahsetti.

Sosyolojinin "babası" sayılan, pozitivistlerin başı Auguste Comte, Mustafa Reşid Paşa ve Midhat Paşa’ya imparatorluğun ıslahı için yeni politik yollar öneren mektuplar gönderdi.

Kuşkusuz yanlış anlamalar-anlaşılmalar zamanla törpülenecektir...

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/6245356.asp?yazarid=218&gid=61

11 Ekim 2014 Cumartesi

Petrol hakkında

Petrol

Petrol yoksa çıkartma ruhsatı neden vermiyorsunuz ? Değerli okurlar, geçenlerde Türkiye-Suriye sınırında uydu verilerine göre petrol denizi olduğu iddiasını yazmıştım. Yazı sonrasında Silopi'de madencilik yapan Beşir Yılmaz aradı. Yazacaklarımı lütfen iyi okuyun!...

Beşir Yılmaz telefonda . "Vedat bey, gelin Silopi' de Cudi eteklerine sizi götüreyim de petrolü kendi gözünüzle görün!.."diyerek feryat ediyordu.

"Nasıl yani!.." diye sorduğumda anlatmaya başladı.. "Biz aileden madenciyiz. Irak sınırında yaklaşık 300 km ya da bir başka deyişle yaklaşık 150 milyon ton asfaltit madeni buldum.. Bu madeni bir süre resmi olarak işlettikten sonra devlet 1978 yılında kamulaştırıyoruz" diyerek el koydu. Rezervin de 50 milyon ton olduğu iddia edildi. Madem asfaltit rezervi az, neden el koyuyorsunuz. Dünyanın neresine giderseniz gidin asfaltit maddesi bulunan her yerin altında petrol vardır. Silopi'nin altı da petrol denizidir. Yaz aylarında etraftaki ocaklardan resmen petrol akar ve Hezil çayına karışır. Gelin görün! Sadece petrol değil, burada çok zengin uranyum ve nikel madeni de var" -

Nereden biliyorsunuz? "Türkiye'deki analizlere güvenmediğim için madenin her tarafından örnekler alarak Almanya'ya bizzat götürdüm ve analiz yaptırdım. Raporları gönderdim size ( Sonuçlar elimde Yatağan ve Tunçbilek''e göre iki misli rakamlar var) dünyanın en önemli uranyum madenlerinden birisi buradadır ve aktif haldedir.." Beşir Yılmaz'ın anlatacak o kadar çok şeyi var ki makineli tüfek gibi ard arda sıralıyor. Ben de zaman zaman araya girip soru soruyorum..

Petrol olduğunu nereden biliyorsunuz? "Bu bölgede İngilizler 1967-87de petrol aramışlar. Açılan kuyulardan gökyüzüne doğru 100 metre kadar petrol fışkırmış. Ardından kapatmışlar ve betonlamışlar. Benim madenimin yanında da bu kuyudan var ve vanasını gelin birlikte açalım eğer beton ve civa basıp tıkamadılarsa bakalım ne kadar petrol fışkıracak. Dönemin köylüleri arasında hâlâ yaşayan görgü tanıkları var ve petrolün 100 metre kadar fışkırdığını görenler var."

Beşir Yılmaz konuştukça pür dikkat dinlemeye devam ediyorum.. "Vedat bey, asfaltit maddesi olan her yerde petrol vardır. Eğer petrol yoksa bana neden petrol çıkartma ruhsatı vermiyorlar? Musul ve Kerkük' ün rakımı 80-100 metre civarındadır. Cudi Dağı'ndaki petrolümüz resmen Irak'a doğru akıyor ve başta İngilizler ve ABD bunu biliyor.."

Beşir Yılmaz bugünlerde Silopi' ye bile zor gider hale gelmiş. Devlet kamulaştırılacak diye el koyduğu madeni şimdi Turgay Ciner'in sahibi olduğu Park Holding'e devretmiş. Durum böyle olunca, Yılmaz da dava üstüne dava açmış ve yürütmeyi durdurma kararı aldırmış. Eğer tekrar el konulursa AİHM''ye başvuracakmış. Kısacası madeninin peşini bırakmıyor ama artık bölgedeki aşiret ağaları da onun peşini bırakmaz hale getirilmiş.. Bütün dava tutanakları elimde okudukça dehşete kapılıyorum. Şimdi sıkı durun... Beşir Yılmaz Başbakan Tayyip Erdoğan'a bu durum üzerine başvurmuş ve dilekçe vermiş dilekçede aynen şöyle yazıyor..

"Bürokrasi ve çeteler milletin hak ve hukukunu aramaktan bezdirmiştir. Televizyonda ve basındaki konuşmalarınızda "hortumcu çetelerin ve bürokrasinin üstüne gidilecektir" diyorsunuz .Millet buna çok seviniyor.. 25 yıldır gasp edilen madenimiz çete ve bürokratların, anayasa, kanunlar ve insan hakları hiçe sayılarak ihale yolu ile peşkeş çekiliyor. Allah'a ve sizin yüksek adaletinize sığınıyorum."

Beşir Yılmaz devlet tarafından el konulan mallarını ve bunun karşılığında devletin verdiği parayı yazıya eklemiş..
1- 35 km yol yaptım.
2- 500 bin ton hazır çıkarılmış kömürüm var.
3- 3,5 milyon metreküp hafriyat yapılmış.
4- Mazot tankları
5- Dinamit ambarı.
6- Kantar ve kantar binası.

Resmi olarak bana ait olan ve vergisini ödediğim madenimde bugüne kadar yaptığım işler ve halen bulunan demirbaş ve çıkarılmış maden içinden kenara da 5.800.000.000 TL. (Buna resmen gasp ve devlet terörü denir!)

Beşir Yılmaz, Başbakan Erdoğan'a yazdığı dilekçede devam ediyor. " Bu para halen bankada duruyor. Buna rağmen Türkiye Kömür İşletmeleri ihaleyi adamlarına ve hortumculara peşkeş çekiyor" Beşir Yılmaz' ın bu başvurusuna Başbakan Erdoğan bugüne kadar cevap vermemiş. Beşir Yılmaz'dan al ve ABD bağlantılı şirketlere ver.

Uranyum konusu da bir başka skandal. Güneydoğu resmen petrol denizi üzerinde ve Türkiye ABD Firmalarının peşinde "bize petrol bul" diye yalvarıyor... . . . İddialar devam ediyor:.

6 mühendisin kafaları kesildi. TPİK diye Türkiye Petrolleri'nin kurduğu bir kurum yurt dışına petrol arama işlerine giriyor ve bugüne kadar milyar dolar zarar ediyor. Beşir Yılmaz diyor ki: "Kimin hain kimin işbirlikçi olduğunu anlamak çok kolay! Eğer bölgede petrol yok ise neden bana petrol çıkartma ruhsatı verilmiyor. Ruhsatı verin 800 metreden petrolü çıkartmazsam ben bu ülkeyi terk ederim. MTA yıllar önce sondaj yaptı 480 metrede su bulundu ve ardından delici aletin ucu kırıldığı için sondaja son verildi. Herkes bilir sudan sonra petrol gelir. Biz yerli teknoloji ile 1200 metreye kadar sondaj yapabiliriz kimseye ihtiyacımız yok. İzni versinler siz görün petrol nasıl fışkıracak.. "

Bu görüşmemizden bir gün sonra Beşir Yılmaz tekrar aradı ve Soma' da görevli bir mühendis ile görüşmemi isteyerek telefon numarasını verdi. Adını burada yazmak istemiyor. Mühendis ile görüşmemde daha da çarpıcı gerçekler çıktı ortaya. Altı ay kadar önce Cudi dağları eteklerinde bulanan 6 insan iskeletinin ne olduğunu bilip bilmediğimi sordu. Ben de "bilmiyorum" dedim. Mühendis ekledi "Bu iskeletler 18 yıl önce Cudi Dağı'nda kaybolan 6 Türk petrol mühendisinin iskeletleri. Kafaları kesilerek öldürülmüş.." Dondum kaldım. Ne diyeyim. Kendisi de mühendis olduğu için yalan söylemiyordur diye düşündüm..

Ardından devam etti.. "Vedat bey Türkiye maden bakımından dünyanın en zengin ülkesi. Siz Ödemiş yakınlarındaki Bozdağ'ın dünyanın en büyük altın rezervi olan dağlarından biri olduğunu biliyor musunuz? Ama bu madenleri kimse çıkaramaz. Hatta bu konunun üzerine giden gazeteciler öldürüldü. Uğur Mumcu ve Çetin Emeç'in öldürülmeden kısa bir süre önce bu madenler üzerine gittiğini biliyorsunuz her halde..."

İlgiyle dinledim. O kadar çarpıcı şeyler anlattı ki, yazmaya sayfalar yetmez. İddiaların hepsinin belgeli olduğunu söyleyen bu mühendis, gazete ve televizyon kanallarında hiçbir gazetecinin bu yönde bir haber yapamadığını ve milletin resmen uyutulduğunu örneklerle anlattı.

Beşir Yılmaz'a son sözüm " Bana anlattıklarınızı Genelkurmay''a anlatınız mı?" oldu. Aldığım cevap da aynen şöyle.. " Vedat bey her şeyi belgeleriyle birlikte birkaç kez askeri büyüklerimize anlattım ama bugüne kadar bir arpa boyu ilerleme kaydedemedik!"..

Ne diyeyim, bu milleti korumaya yemin etmiş olanlar utansın!.. Son sözüm: "AB ve ABD , PKK''yı boşu boşuna özellikle bu bölgede güçlendirip milletin başına bela etmedi. Bölgeye gelecek barış ortamı Türkiye''yi ekonomik olarak uçuracak gelişmelere gebedir!.."

GAZETECİ VEDAT YENERER'İN YAZISI
http://blog.milliyet.com.tr/bop--pkk-ve-petrol-ucgeninde-guneydogu-gercegi/Blog/?BlogNo=306303

10 Ekim 2014 Cuma

Geyik kabilesi

Tek ama tek yiyecek kaynağı rengeyiği olan ‘‘Geyik Kabilesi’’nin bir üyesi olduğunuzu varsayın. Kabile olarak, ren geyiklerinin yiyecek bulmak için güneye göç ettiği ilkbahardan sonbahara kadar olan dönemde, kabileye yetecek kadar ren geyiği avlıyor, kışın yemek için saklıyorsunuz. Av dönemi bittiğinde fark ettiniz ki, kış daha öncekilere göre çok sert geçecek ve elinizdeki rengeyiği stokunun yetmesi mümkün değil. Yeterli et ve hayvan yağı olmazsa ölüm kesin! Sorunu tartışmak için toplantıya çağrıldınız. Ne yapardınız?

Arkadaşlarla oturup beyin fırtınası yaptık. Sonra bir dizi öneriyi hocaya sunduk. Aşağı yukarı öneriler şöyleydi:

1) Geyiklerin peşinden gidelim. Biraz daha avlayalım.
2) Alternatif bir yiyecek kaynağı arayalım. Meyve, balık, kuş yiyebiliriz.
3) Genç ve sağlıklı bir ekibi yardım getirmesi için gönderelim.
4) Daha idareli kullanmak için yiyeceği şimdiden paylaşalım.
5) Ren geyiğinin sadece etini değil, derisini, boynuzunu da yiyelim.
6) Bazı kabile üyelerini yiyeceğin bol olduğu yerlere gönderelim, talebi azaltalım.
7) Bazılarımızı öldürelim böylece talep azalır.
8) En yaşlılardan başlayarak en işe yaramazları öldürelim.
9) Yamyamlaşalım, öldürdüklerimizi yiyelim.

Gördüğünüz gibi en pratik çözümleri başta sunup, daha sonra sorunu çözmek için işi yamyamlığa kadar vardırdık. Hocamız önerileri alıp şöyle bir sınıfa baktı ve ‘‘Gördünüz mü? Siz Geyik Kabilesi üyesi olamazsınız’’ dedi.

Meğerse ‘‘Geyik Kabilesi’’ gerçekten varmış. Böyle bir durumda hiçbirşey yapmaz, kışı çıkaramayacaklarını bildikleri halde düzenli bir şeklide yemeklerini yemeğe devam ederlermiş. Hatta devletin yardımını bile reddedip ölümü beklerlermiş.

Bize verilmek istenen ders şuydu. ‘‘Geyik Kabilesi’’ batı kültürünün ‘‘sorun çözme’’ çerçevesine girmiyor. ‘‘Geyik Kabilesi’’ durumu kabul ediyor ve bir şey yapmıyor. Batı kültürü sorun çözmeye odaklanmış bir kültür, sorun çözülemez görünse bile, çözmek için uğraş veriliyor. Çünkü batı kültüründe insanlar ‘‘bir şey yapmak’’ için eğitiliyorlar. İkna edecek kişi bir sorun ortaya koyup çözüm önerisi getirince de başarı kazanıyor.

Gelin şimdi bize bakalım. 3 Kasım 2002'de seçime gidiyoruz. Neredeyse 50'ye yakın parti var. Çarşaf gibi bir seçim pusulasıyla sağlıklı bir seçim imkansız. Varolan seçim sistemi ve siyasi partiler kanunu ile de sorunların çözülemeyeceğini, artık kundaktaki bebek bile biliyor. Sorun belli. Ama çözüm önerisi yok.

Getirilen çözüm önerisi, sorunun ta kendisi: Seçim!

Bana, sonucu değiştiremeyeceğimizi bile bile yine aynı seçim sistemi ile aynı kanunlarla seçime gitmenin mantığını anlatır mısınız? Aynı şeyleri aynı şekilde yaparak nasıl bir şeyleri değiştirebiliriz. Ölümü bekliyoruz. Lütfen söyleyin bana biz Geyik Kabilesi miyiz?

http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=89097

Avrupa ve Ermeniler


Nasıl ki, Batı ülkeleri Osmanlı Devletini yıkmak ve sömürge elde etmek için Ermenileri kullandıysa; şimdi de Almanya Hitler'in hayallerini, Fransa da Napolyon'un düşünü gerçekleştirmek için Avrupa Birliğini kullanmaktadır. Türkiye'yi sözde Ermeni soykırımı ile suçlayanların kendi tarihleri soykırım ile doludur.

Afrika'dan 20 milyon köle (önemli kısmı Müslüman) zorla ABD'ye getirildi. Ve bunlardan 10 milyon Afrikalı yolda ya da toplama kamplarında öldüler. Fransa sadece Cezayir'de 2 milyon insanı katletti. 2. Dünya Savaşı bitince sokağa dökülen Cezayir halkını isyan ediyor zannedip, gemilerden top atışı açarak 20 bin kişi öldürdüler. Fransa'nın insanlığa karşı vahşeti ciltlere sığmaz. ABD 50 milyon Kızılderili’yi katletti. (Amerikalı tarihçilerin eserlerinde bu rakam verilmektedir.)

İngilizlerin zaten tarihleri vahşettir. Hindistan'da kendilerine rakip olmasın diye 50 bin tekstil ustasının ellerini kestiren İngiltere'dir.

İspanya ise Orta ve Güney Amerika'da Aztek, Maya ve İnka medeniyetlerini soykırım ile ortadan kaldırdı. Öldürdükleri insan sayısı 50 milyona yakındır. Ne yüzle Türkiye'yi olmayan (kendi tarihçileri bile itiraf ediyor) soykırım ile suçluyorlar! Artık, "Avrupa'nın gerçek amacı bizi bölmek" olduğu görüşü Türk Silahlı Kuvvetlerimizin de görüşleri arasında yer almaktadır.

Sözde Ermeni soykırımı ile ilgili Batılı ülkelerden (meclis, senato, kongre, temsilciler meclisi) yani parlamentolardan yasa çıkarmaları hukukî dayanak temini maksadına yöneliktir. Bu yasalara dayanarak ölümler için tazminat, tapu kayıtlarına dayanarak mal isteyecekler. Ve en son sıra toprak talebine gelecektir.

Eski Alman Başbakanı Helmut Schmid eserinde, Sevr özlemi içinde olduğunu ve Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne alınmasının hata olduğunu açıkça ifade etmektedir.
Ermenilerin Müslümanları cami, ahır, okul gibi yerlere doldurup yaktıkları ve kurşuna dizdikleri harabelerde halen (kan izleri dâhil) durmaktadır. Fransa'nın efsane kahramanı ilân edilen 82 ve 92 yaşındaki iki general "Le Monde" gazetesine itirafında 1954-1962 arasında Cezayir'de 1 milyon kişiyi öldürdüklerini anlatmıştır.

M. Necati Özfatura /  Türkiye Gazetesi /   25.01.2001

Atatürk hakkında

Babası öldü.
Yetim büyüdü.
Üvey evlat oldu.
Tutuklandı.
Hapse atıldı.
Sürüldü.
İşsiz kaldı.

Şöyle yazıyordu o sıkıntılı günlerde kaleme aldığı günlüğüne; 
'Harcamalarım 
fazla değil, zira gelirim hep az.'
Hastalandı, böbreklerinden.
Vuruldu, göğsünden.
Mesleğinden atıldı. 
İdama çarptırıldı.
Kardeşleri öldü.
Çocuğu olmadı. 
Boşandı.
Karaciğeri iflas etti.

Mustafa Kemal Atatürk bu...

Evladı olmayan bir yetimin, duygularını anlatın... 

Anlatın ki, o yetimin, evlatlarımıza bıraktığı hediyenin kıymetini anlasın evlatlarımız. 

Cumhuriyet, çocuklara anlatıldığı gibi, folklorik bir müsamere coşkusundan ibaret değil çünkü... 

Anlatın ki, kökeninde barınan derin hüznü kavrasınlar. 

İşte liste yukarıda. 

Kısacık ömründe bir insanın başına ne felaket gelebilirse gelmiş... 

Direnen, teslim olmayan ruhu anlatın ..

Korkmasınlar engellerden.
Korkmasınlar yalnız kalmaktan.

Korkmasınlar işsizlikten...
Korkmasınlar parasızlıktan.
Korkmasınlar alçaklardan.
Korkmasınlar doğrulardan. 

Yürek dediğin...
Sadece organ değil

Ateist olan misyonerin hikâyesi


Daniel Everett, Brezilya'daki Piraha topluluğunu Hıristiyanlıkla tanıştırmak amacıyla Aralık 1977'de yola çıktı. 26 yaşındaki misyonerin yanında eşi ve üç çocuğu da vardı.

Amazon ormanında yaşayan Pirahalar 'zorlu' bir topluluktu. Çünkü hiçbir misyoner Piraha'ların dilini öğrenememişti. Üstün bir dil öğrenme becerisine sahip olan Everett'in asıl görevi, Piraha'lara Hıristiyanlığı bizzat öğretmekten ziyade, İncil'i onların diline çevirmekti.

Çünkü Everett ve eşi Karen'in bağlı olduğu Enstitü'nün (Summer Institute of Linguistics: SIL) hedefi İncil'in tüm dillere çevrilmesini sağlamaktı.Everett ailesi göreve çıkmadan önce sıkı bir 'dilbilim ve hayatta kalma' eğitiminden geçmişti.

Daniel Everett hakikaten yetenekliydi. Piraha'larla sıcak ilişkiler kurmakla kalmamış, nispeten kısa bir sürede, dillerini kavramayı başarmıştı. O da diğer misyonerler gibi, ilişki kurduğu halkın yaşam biçimine uyum sağlamaya çalışıyordu. Böylece Hıristiyanlığı yerlilere aşılama yollarını kolayca keşfedebiliyordu. Misyonerlerin en kolay hedefi, 'anlam bunalımı' geçiren, 'yönünü kaybetmiş' ruhlardı. Ancak değişmeye başlayan Daniel idi. Bir süre sonra ateist oldu çıktı. İnanç yitiminde birçok faktör rol oynuyordu: Çocukluk yılları, aile, eğitim, çevre. Peki, Piraha'ların bunda etkisi neydi? Bunu anlamak için onlara daha yakından bakmak gerekiyordu.

Everett'in o güne dek öğrendiklerinin hiçbiri Piraha'lara uymuyordu.
* Örneğin sayı sistemleri yoktu. Hiçbir Piraha'ya ne 1'den 10'a kadar saymayı öğretebilmişlerdi, ne de örneğin 3+2'nin kaç ettiğini...
* Ayrıca "hepsi, her biri, bütün, tamamı" gibi kelimeleri de yoktu.
* Renk sistemleri ise siyah, beyaz, (sarı anlamına da gelen) kırmızı ve (mavi anlamına da gelen) yeşilden ibaretti.
Ancak hiçbiri tek bir kelimeyle ifade edilmiyordu. Siyah için 'kirli kan', beyaz için 'o şeffaf', yeşil için 'henüz olgunlaşmamış' diyorlardı.
* Piraha'larda 'Yüce Yaratıcı'yı ifade eden bir kavram (Tanrı, İlah, Ulu Baba, vb) ve dini inanç yoktu. Aynı şekilde yaratılış mitolojileri de bulunmuyordu.
* Dede Korkut Hikâyeleri, 1001 Gece Masalları gibi geleneksel anlatıları da yoktu.

Piraha kültürünün en önemli ilkesi 'doğrudan deneyim' idi. Direkt olarak tecrübe edilmemiş şeylere inanmıyor, onun hakkında konuşmak da istemiyorlardı. Herhangi bir olay ya kendileri ya da iyi tanıdıkları bir kişi tarafından yaşanmış olmalıydı. Everett, Hz. İsa hakkında söz edince onlar da dalga geçercesine soruyordu: "Hey Dan, İsa neye benziyor? Teni bizimki gibi koyu mu, yoksa seninki gibi beyaz mı?" Hiçbir açıklama Piraha'ları tatmin etmiyordu: "Nasıl yani" diyorlardı, "hayatta hiç görmediğin ve konuşmadığın bir adama mı inanıyorsun?" Arkadaşı Kohoi'nin söyledikleri de sarsıcıydı: "Bak Dan... Sürekli İsa'dan bahsediyorsun. Bizse içkiden ve kadınlardan hoşlanıyoruz. Seni seviyoruz. Ama İsa'yı istemiyoruz. Artık İsa'dan söz etme. Olur mu?"

Yıl 1983'tü. Daniel Everett, Hıristiyanlığı yayma görevinin tamam mı, devam mı aşamasına vardığını anlamıştı.

Bugün 58 yaşında olan antropolog ve dilbilimci Daniel Everett'in geçen pazar başladığımız hikâyesine devam ediyoruz...

17 yaşında kendini Hıristiyanlığı yaymaya adayan Daniel'in yaşamı, Amazon'daki Piraha topluluğu ile tanıştıktan bir süre sonra değişmeye başlamıştı. Dillerinde sayı ve renk yelpazesi bulunmayan Pirahaların, Tanrı inançları ve dinleri de yoktu. Piraha kültürünün en önemli noktası ise 'doğrudan deneyim' ilkesiydi. Yani bir Piraha, ancak gözüyle gördüğüne ya da güvendiği bir kişinin sözlerine inanıyordu.

İncil'de yer alan ya da Daniel'in anlattığı dini öyküler onları hiç ilgilendirmiyordu. Çünkü Daniel, Hz. İsa'yı bizzat tanımamıştı. O güne kadar teolojiyle yetinmeyip kapı kapı dolaşarak envai çeşit insana Hıristiyanlığı anlatmış, ateistlerle ateşli tartışmalara girmiş, vaazlar vermiş olan Daniel, Piraha kültürü karşısında çaresiz kalmıştı. İmanı aşılayacak uygun bir ortam, bir yarık, bir sızma noktası bulamıyordu.

Öte yandan Daniel, sadece iyi bir dindar değil, aynı zamanda iyi bir bilimci olarak da yetişmişti. Somut kanıtlar, bilimin olmazsa olmaz parçasıydı. Pirahalar, "Bizzat tanımadan Hz. İsa'ya nasıl inanıyorsun" diye sorarken, Daniel'in bilimci yönüne dokunuyorlardı: "Tanrıyı hiç gördün mü? İsa ile tanıştın mı? Ölünce cennete gideceğini nasıl biliyorsun?" Pirahalara göre Daniel'in inancı, batıl itikattan başka bir şey değildi.

Daniel açısından da durum çok garipti: Diliyle, kültürüyle, ekonomisiyle Pirahanın bir insan topluluğu olduğu apaçıktı. Ancak bu insanlar dinle, inançla ilgili hiçbir temel varsayıma uymuyordu. Örneğin, 'İnsanlar inançsız yaşayamaz' lafı burada geçerli değildi. Bal gibi de yaşıyorlardı! Sonraki yıllarda keşfedildiği iddia edilecek olan 'Tanrı geni' (Tanrı inancına sahip olmamıza yol açan gen) Pirahalarda yoktu işte. Pirahalar vicdanlı ve ahlaklı insanlardı. Ancak doğaüstü bir kurucu irade fikrine sahip olmadıkları için, günah kavramına da yabancıydılar. Dünyayı olduğu gibi kabul ediyor, çevreyi ve insanları belli bir soyut kalıba uydurmaya çalışmıyorlardı.

Geçen yazıda da belirttiğim gibi inanç kaybında birçok faktör rol oynar: Çocukluk, aile, eğitim, çevre... Daniel Everett'te de bunların etkisi vardı mutlaka. Ancak Pirahalarla kaynaşmak bardağı taşıran damla olmuştu. 1980'lerin ikinci yarısında Daniel artık bir tanrıtanımaz haline gelmişti. Bunu kendi de açıkça söylüyordu. Ama derdi büyüktü: Bir misyoner kızı olan eşi Keren'e ne diyecekti? İncil'i yaymak için küçük yaşta Amazon ormanlarına götürerek sıtma olmalarına yol açtığı çocuklarına vaziyeti nasıl izah edecekti?

Misyondaki arkadaşlarına, çalışmalarını destekleyen inançlı işadamlarına ne anlatacaktı?

Daniel'in en büyük endişesi ailesinin dağılmasıydı. Yıllarca düşündükten sonra gerçeği açıkladı. Ve korktuğu başına geldi! Artık Tanrı'ya inanmadığını söylediğinde birçok yakını Daniel'i terk etti. Evliliği sona erdi. "Büyük hakikatin baskısından kurtularak özgürleşmek" ona pahalıya mal olmuştu: Üç çocuğundan ikisi, babalarıyla selamı sabahı kesmişlerdi.

İnternette Daniel Everett'in bir konferansını izledim. Pirahaca konuşarak espriler yapıyordu. Dıştan bakınca mutlu görünüyordu. İçini bilemem.